1.Uluslararası 17. Ulusal Adli Bilimler Kongresi, 14 Kasım 2020 Cumartesi, 17:00 - 18:00.

http://www.adlibilimler2020.com/tr/2424-bilimsel-program-%C3%87evrimi%C3%A7i

Konuşma Başlığı: "Varoluşçu Felsefe Açısından Şiddet, İntihar ve Hayatın Anlamı." Konuşmacı: Prof. Dr. Metin BAL

Ana Sayfa

 

Varoluşçu Felsefe Açısından Şiddet, İntihar ve Hayatın Anlamı, Metin BAL

ÖZET:

“Varoluşçu Felsefe Açısından Şiddet, İntihar ve Hayatın Anlamı” başlıklı konuşmamın amacı “şiddet”, “intihar” ve “hayatın anlamı”nı varoluşçu felsefe açısından tanımlamak ve böylece, bir kimsenin, hayatın yeni bir anlamını, “şiddet”ten uzak bir şekilde ve kendi eylem gücünü ve yaşama bağlılığını artıracak bir şekilde nasıl yaratabileceğini göstermeye çalışmaktır. Felsefe tarihi boyunca “hayatın anlamı” üzerine düşünmüş filozofların ve yazarların çoğunluğunun fikirleri “şiddet”i desteklemeye varmış ya da vardırılmıştır. “Şiddet”, “intihar” ve “hayatın anlamı”nı, bu konular üzerine dikkat çekmeye değer bulduğum varoluşçu filozof Albert Camus’nün düşünceleri bağlamında ele alacağım. Camus’nün “hayatın anlamı” hakkında David Hume ve Arthur Schopenhauer’den nasıl hareket ettiğini konuşmamın başında açıklayacağım. “Şiddet” ve onun bir türü olan “intihar” hakkında, tüm filozoflar arasında yalnızca Camus’nün detaylı olarak düşünmüş ve bu araştırmasından, eylem gücü yüksek, yaşama bağlı ve mutlu bir insan düşüncesi yaratarak dönmüş olduğunu iddia ediyorum. Camus’ye göre, birçok filozof ve yazar, hayatın kabul edilecek ya da reddedilecek kesin ve değişmez bir anlamı olduğunu ve yalnızca bu anlamın varlığının hayatı değerli kıldığını ya da tersine, bu anlamın yokluğunun hayatı değersiz kıldığını düşünmüşler ve sonunda, “intihar”ı metafizik olarak desteklemişlerdir.  Bunların tersine, Camus’ye göre “hayatın kendi başına bir anlamı yoktur.” Hayatın anlamı yok diye, Camus, hayattan vazgeçilmesini önermez. Hayatın kendi başına bir anlamı yoktur fakat bu anlamı, onu sürdüren kimse yaratabilir. Camus, irrasyonel bir “sıçrama”yla insanı hayattan koparan filozofları ve yazarları, hayatın anlamı hakkında kendisinin geliştirdiği düşüncelerle eleştirir. Böylece, Camus, hayatın alternatif anlamlarının üretilmesini teklif etmekle kalmaz, aynı zamanda, bunun nasıl yapılabileceğini çeşitli örneklerle gösterir. Camus’nün “şiddet”, “intihar” ve “hayatın anlamı” hakkında geliştirdiği düşüncelerini, aralarında mantıksal bir kopukluk olmaksızın tam ve net anlamak için “nihilizm”, “sıçrama” ve “absürd” terimlerinin varoluşçu felsefedeki anlamlarını Camus’nün düşünceleri ışığında sorgulayacağım. Bu konuşma boyunca Camus’nün referans alacağım yapıtları, Sisifos Söyleni ve Başkaldıran İnsan deneme kitaplarıyla birlikte, Yabancı ve Veba romanlarıdır.

Anahtar Sözcükler: İntihar, şiddet, hayatın anlamı, nihilizm, sıçrama, absürd.

Varoluşçu Felsefe Açısından Şiddet, İntihar ve

 Hayatın Anlamı[1],

Metin Bal[2]

 

“Anlamla saldıranı, anlamla öldürürler.” (Baudrillard, 2008[3]: 212)

 

Şu an huzurunda bulunduğum Didim Apollon Tapına’ğından ve Dionysos’un kadehiyle, 1.Uluslararası, 17. Ulusal Adli Bilimer Kongresi’ni, oturumdaki hocalarımızı ve dinleyicilerimizi en içten saygı, sevgi ve dostlukla selamlıyorum.

 

Sn. hocalarım, sevgili dinleyiciler, ben size bir şey göstermeyeceğim, bir düşünceyi düşündürmeye çalışacağım.

 

Hepimizi ilgilendiren bir haberi duyurmak istiyorum: Türkiye İstatistik Kurumu 2019 yılı verilerine göre, memleketimiz Türkiye’de, her gün, ortalama 9 kişi, başarıyla ya da başarısızlıkla sonuçlanmış intihar girişiminde bulunmaktadır. Buna rağmen, Avrupa İstatistik Kurumu’nun verilerine baktığımızda, memleketimiz, Avrupa’nın intihar vakaları oranı en düşük ülkesidir.

 

Kendi tuttuğum bir istatistik veri raporu da var. İstenildiği an, paylaşmaya hazır olduğum bu raporun sonuçlarından en dikkate değer olanı, mevcut intihar vakalarında, olay yerine ilk ulaşanların ve yetkili merciiler tarafından gönderilenlerin, gerekli donanımdan yoksun oldukları iddiamdır.

 

Burada, amacım, “şiddet”, “intihar” ve “hayatın anlamı”nı varoluşçu felsefe açısından tanımlamak ve böylece, bir kimsenin, “hayatın yeni bir anlamı”nı, “şiddet”ten uzak ve kendi “eylem gücü”nü ve yaşama bağlılığını artıracak bir şekilde, nasıl yaratabileceğini göstermeye çalışmaktır.

 

Felsefe tarihi boyunca, “hayatın anlamı” üzerine düşünmüş filozofların ve yazarların çoğunluğunun fikirlerinin, “şiddet”i desteklemeye varmış ya da vardırılmış olduğunu düşünüyorum.

 

“Şiddet”, “intihar” ve “hayatın anlamı”nı, bu konular üzerine, dikkat çekmeye değer bulduğum Albert Camus’nün düşünceleri bağlamında ele alıyorum.

 

Fakat, 15 dakikayla sınırlı bir sürede, dikkatinize sunacağım düşüncelerimin, yalnızca, ana hatlarından söz edebilirim. Bu nedenle, ilginizi çeken ve üzerinde düşünmeye değer gördüğünüz sorularınızı, oturum sonunda cevaplamaya çalışmaktan büyük zevk duyacağım.

 

Camus’nün, “hayatın anlamı” hakkında, David Hume’un (İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme (1739), İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma (1748)) ve Arthur Schopenhauer’in (İsteme ve Tasarımlama Olarak Dünya (1819) ) düşüncelerinden hareket ettiğini düşünüyorum.

  

Tüm düşünürler arasında, yalnızca Camus’nün, bu konularda, detaylı olarak düşünmüş ve bu araştırmasından, eylem gücü yüksek, yaşama bağlı ve mutlu bir insan düşüncesi yaratarak, başka bir deyişle, Sisifos’la dönmüş olduğunu iddia ediyorum.

 

Camus’ye göre, birçok filozof ve yazar, hayatın kabul edilecek ya da reddedilecek kesin ve değişmez bir anlamı olduğunu ve yalnızca bu anlamın varlığının, hayatı değerli kıldığını ya da tersine, bu anlamın yokluğunun, hayatı değersiz kıldığını düşünmüşler ve, sonunda, “intihar”ı metafizik olarak desteklemişlerdir.

 

Bunların tersine, Camus’ye göre, “hayatın kendi başına bir anlamı yoktur.” Hayatın anlamı yok diye, Camus, hayattan vazgeçilmesini önermez. Hayatın kendi başına bir anlamı yoktur, fakat, bu anlamı, onu sürdüren kimse yaratabilir.

 

Camus, irrasyonel bir “sıçrama”yla, insanı hayattan koparan kimseleri, “hayatın anlamı” hakkında eleştirir. Böylece, Camus, hayatın alternatif anlamlarının üretilmesini teklif etmekle kalmaz, aynı zamanda, bunun nasıl yapılabileceğini çeşitli örneklerle gösterir.

 

Camus’nün “şiddet”, “intihar” ve “hayatın anlamı” hakkında geliştirdiği düşüncelerini, aralarında mantıksal bir kopukluk olmaksızın, tam ve net anlamak için “nihilizm”, “sıçrama” ve “absürd” terimlerinin varoluşçu felsefedeki anlamlarını Camus’nün düşünceleri ışığında sorgulayacağım. Bu sorgulamada, Camus’nün referans alacağım yapıtları, Sisifos Söyleni ve Başkaldıran İnsan deneme kitaplarıyla birlikte, Yabancı ve Veba romanlarıdır.

 

Savunulamayan şeyler, “alışkanlık” gereği, ya da, farkında olmadan yapılanlardır.

Örneğin, düşünce yurttaşlarının kendi yurtlarına doğru yürüyüşlerinde, onların yönünü gösteren pusula sözcükler olan “doğru”, “iyi” ve “güzel” hakkında “upuygun” bir şekilde düşündüğü kanaatinde olan bir kimse, bu kanaatinin neden “upuygun” olduğunu kendisi bilmeyebilir.

 

O nedenle, bu kimse, kanaatinin nasıl olup da uygun olduğunu savunamaz, fakat, onun, bu konuda, bir gerekçesi yoksa da, hala, bu kanaatinin arkasında durmaya devam eder. Bu durum, “hayatın anlamı” söz konusu olduğunda, bir kimseyi, hayatının tam ortasına yerleştirilmiş, pimi çekilmiş, görünmez el bombaları tarlasında, kör bir yürüyüşe çıkarır.

 

Şimdi, konumuza gelelim.

 

Camus’nün Sisifos Söyleni (1942) kitabı, “kendini öldürme” ya da “intihar” konusuna, onun dokuz yıl sonra yazdığı, Başkaldıran İnsan (1951) kitabı ise “başkasını öldürme” konusu üzerine odaklanır. Camus’ye göre, çağımızın sorunu “cinayet”tir. (Camus, 2000: 12) Yabancı (1942) romanı ise, “absürd” teriminin, günlük hayat içinde ne anlama geldiğini resmeder. Bundan, beş yıl sonra yazdığı Veba (1947) romanı ise dünyevi değerlerden yüz çeviren bir toplumda, insan varoluşunun nasıl dönüştüğünü betimler.

 

Camus “intihar” ve “absürd” düşünceleriyle (suicide and the idea of the absurd, Camus, 1991: 5) başlayan sürecin, “cinayet ve başkaldırı” (murder and rebellion, Camus, 1991: 5) düşünceleriyle devam ettiğini gözlemler, buna tanıklık eder. (Camus, 2000: 13)

 

Soruyorum, yaşamınızı neden sürdürüyorsunuz? Bu soruya, kendinizi ikna edecek bir cevap verebilir misiniz?

 

Ara sıra gazete okuyorsanız, onun kolonlarında, intihar girişiminde bulunan kimselerin, bu eylemlerine kolayca bir “neden” bulunduğunu görebilirsiniz. Fakat, intihar girişiminde başarılı ya da başarısız olmuş kimseler, “yaşamak için” daha fazla bir neden bulamamış olmalılar.

 

Hayatın bir anlamdan yoksun bulunduğu anlar vardır. Bu anların, kesintisizi kozmolojik olanıdır. “Düzen”, başka bir deyişle, “kozmos” alternatifleri çoğaldıkça intihar artar, çünkü, “hayatın anlamı” boşa çıkar.

 

Hafta sonları, daha çok intihar vakası olur, çünkü, bu kimseler, kendileriyle ilgilenecek vakti ya da hayatın anlamını düşünmeye nihayet imkan bulurlar.

 

Camus Başkaldıran İnsan adlı deneme kitabına Hölderlin’in Empedokles’in Ölümü (1797) adlı tragedyasından yaptığı bir alıntıyla başlar. Hölderlin burada şöyle diyor:

 

“Ve açıkça ağır ve acılı yeryüzüne adadım yüreğimi ve kutsal gecede, sık sık, kendisini ölünceye dek bağlılıkla, korkusuzca, ağır yazgı yüküyle seveceğime, gizlemlerinin hiçbirini küçümsemeyeceğime söz verdim. Böylece, ölümlü bir bağla bağlandım ona.” (Aktarılan yer: Camus, 2000: 9)

 

Hölderlin, hayata, ölümlü bir bağla bağlanır. Üstelik, o, neşelidir. Fakat, çoğu insan, hayata metafizik bir sıçramayla, umutsuzca ve mutsuz bağlanır. Gerçekte buna bağlanmak değil, “hayattan ayrılmak” demek daha doğru olacaktır.

 

Başkaldıran İnsan kitabının “ereği, bir kez daha, günün gerçeğini, yani mantıksal cinayetin varlığını benimsemek, sonra da bunu doğrulayan nedenleri incelemek; çağımızı anlama yolunda bir çaba bu. Elli yıl içinde yetmiş milyon insanı yerinden eden, tutsak düşüren ya da öldüren bir çağın yalnızca ve her şeyden önce yargılanması gerektiği düşünülebilir. Gene de suçluluğunu anlamak gerekir.” (Camus, 2000: 11)

 

Şiddet eyleyicilerinin “yargılanması gerektiği düşünülebilir. Gene de, üzerinde çalışılması ve anlaşılması gereken şey, onların “suçlulukları”dır. (Camus, 2000: 11)

 

Başkaldıran İnsan kitabının, benim için, yüreğinin attığı düşüncelerden biri, yaşamın “niteliksel” değil “niceliksel” yönünün dikkate alınması önerisidir. Bir kimsenin sürdürdüğü “yaşam süresi” önemsiz görülmemelidir, çünkü, örneğin, uzun yaşayan bir kimse deneyimleri içinde “absürd durum”unu fark edebilir.

Bu, Hapşuran kimseye “Çok yaşa!” demek kadar basittir çünkü, ona, “İyi yaşa!” demek “metafizik intihar”ı körükler.

 

Camus’nün absürd varoluş ülkesinin polisi, dünyevi olanı, bir ard-dünyaya sıçrayarak anlamlandıran kimsenin, ilgili sözlerini tutuklar.

 

“Hayatın anlamı” konusundaki metafizik sıçrama, “katili yargıç yapmaya bile yarayabilen bir felsefe”dir. (Camus, 2000: 11)

 

“Özgürlük bayrağı altında tutsak kampları, insanlık aşkı ya da üstün insanlık eğilimiyle haklı çıkarılan toplu öldürmeler, bir anlamda, yargıyı işlemez duruma sokar. Çağımıza özgü, tuhaf bir tersine dönüşle, cinayet suçsuzluk postuna büründü mü kendini haklı çıkaracak nedenler sağlaması için suçsuzluğu sıkıştırır.” Başkaldıran İnsan kitabının “ereği bu görülmedik meydan okumanın varlığını benimseyip incelemek olacak.” (Camus, 2000: 12)

Soruyorum: Bir kimsenin eyleminin var olmasının koşulları nedir? ya da Bir kimsenin eylemi nerede ve nasıl mümkün olabilir?

 

Camus’nün cevabı şu: “Ancak yaşadığımız çağda, bizi çevreleyen insanlar arasında” bir şey “yapabiliriz.” […] “Bugün her eylem dönüp dolaşıp dolaylı öldürmeye vardığına göre, öldürmemiz gerekip gerekmediğini, gerekiyorsa neden gerektiğini, gerekmiyorsa neden gerekmediğini bilmedikçe eyleme geçemeyiz.” (Camus, 2000: 12)

 

Dikkat ederseniz, çağımızın insanının “yaşamla” bağı, bir gazete haberiyle karşılaşmadan öteye geçmiyor.

 

Örneğin, çoğunluk, bir trafik kazasıyla ya da bir intihar olayıyla karşılaştığında, onun bu olayı anlaması için, bu olayların nedenini öğrenmesi ya da kaza olayının nasıl olup da gerçekleştiğini, kendi kafasında yeniden canlandırabileceği, tasarımlayabileceği “köküne inme”si yeterli olacaktır. Hatta, çoğunluk, yalnızca bununla kalmaz, üstelik, bu haberlerde aktarılan, olay yerindeki “ilgili” kimselerin, gerekenleri yeterince yapmamış oldukları yönünde öfkeli yargılar kurar. Bu şekilde, sıradan insanın “yaşam” hakkındaki düşünceyle ilgisi, öfkeli bir yargılamadan öteye geçmez.

 

Ona, bu olaylardan, onun kendisinin de sorumlu olduğu gösterildiğinde, o, bu olayların kendisiyle bağının olmadığını söyleyerek, bu olayların geri kalan yükünün, yalnızca, işin profesyonellerini ilgilendirdiğini beyan edecektir.

 

Peki, soruyorum: O halde önemli olan şey nedir? Aceleyle bir neden bulmak mı? Ya da bir bahane mi? Başka bir deyişle, koşulların yetersizliğini mi öne sürelim?

 

Son söz olarak, bence, önemli olan şey, “dünya ne ise o olduğuna göre, bu dünyada nasıl davranacağımızı bilmek”tir. (Camus, 2000: 12)


 

[2] Prof. Dr., DEÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. balmetin@gmail.com , www.metinbal.net  

[3] Baudrillard, Jean (2008) Simulakrlar ve Simülasyon, çev. Oğuz Adanır, Ankara: Doğu Batı Yayınları.

 

 

ANA SAYFA